
Güneşli bahçelerde el bebek, gül bebek, sakınılarak, sarmalanarak büyütülmüş çocuklarmışız. Pembe masallarımızı uykudan önce dinleyip, sabahları bize özenle pişirilmiş bembeyaz, umutlu, sıcacık doğrularımızı sütümüze banıp mutlulukla besleniyormuşuz. Meğer gerçekliklerde hain kurtlar, kötü kalpli kraliçeler, korkunç cadılar, alev saçan ejderhalar, zehirli elmalar varmış da asıl üstüne sınavda çalışılamamış bölümden soru çıkıyormuş.
Basitçe topuklarımızı birbirine vurarak en kötü durumda bile en azından eve dönebilmek kadar doğallıkla iyilerin kazanacağına inanmak istedikçe daha beter yoruluyormuşuz. Öyle bir düzen varmış ki iyi, doğru, ahlaklı, adil, dürüst insanın hali zormuş, bol keseden üst üste külfet bindiriyor da kamburlaştırıyormuş; sonra da dimdik, pişmiş kelle, arsız alnı açıklar arasında bir avuç doğru kambur yolunu kaybediyormuş.
Sahi ya ne istiyorduk ki, nereye gidiyorduk, hangi yöne esiyorduk, içimiz dışımızı kaç geçmişti... Tam oda sıcaklığına varacakken kaynatılıp, halden hale sığamayıp, buhar olmuşuz da en azından rüzgara karışmanın hafifliğiyle avunuyormuşuz...
Sonra...
Bir süredir akılda olmak... Özür... Paylaşmak... Haksızlık... Haksızlık etmek... Olabilmek... Olabilmek?!... Yaşananlar... Neden... Sevmek... Di'li geçmiş zaman... Başka bir kadın... Aşık olmak... ve evlenmek... Anlamı yok... Belki... Şimdiki zaman... Delilik... Özür... Kusur... Kusura bakmamak...
Olmadı baştan.... Oku Coco oku!... Boşa koy, dolmazsa doluya koy, almazsa burnunu tıkayıp dik kafana... Şimdi yut da o yumruyu sen önce, sonra yine anlayamadıysan, aç bir daha oku... İçinden ağlarsan belki kalbini söndürürsün; ama sonra...Çenenin tam 3 cm aşağısından başlayan ve göbeğe kadar inen bu derin yarık artık kanamasa da kuruyup, sonunda simsiyah kabuk bağlarmış. Şimdi en güzel cicileri geçirip nereye kadar o yarayı kapayabilirsin, şimdi hangi mucizevi merhemi sürsen bu yarayı iyileştirebilirsin, hadi iyileştirsen eskisi kadar kusursuz pamuk saflığına dönebilir misin... Şimdi izin vermez ki bu yara, kolları iki yana açıp da sımsıkı kucaklayayım hayatı; yırtılır, kan revan olur, zehir zıkkım olur bana. Yapamam, yapmam.
Bilmediğini, okumadığını, dinlemediğini, duymadığını, izlemediğini, yaşamadığını, içinde barındırmadığını bilemezsin, hiç bilmediğini nasıl bileceksin... Şimdi ben çıkıp desem size o ejderhalardan varmış ya basbayağı, her gününü kara mahşerlere çevirmekten beter ederlermiş de sen, sen olmaktan çıkarmışsın. Kendine küser, Dünya'ya küser, geleceğe küsermişsin de aynalara bakıp kendini bilemez, tanıyamaz olurmuşsun da bütün bildiğin doğrular yıkılıp, Dünya'n başına geçermiş. Bir yerde içindeki ölmeyen o iyilik, Horrace gibi "carpe diem" diye feryat figan sığınağını haykırırmış. Yine kendinin dermanı kendin olurmuşsun...
Delilik nedir... Beline kadar saçın vardır da kafanı kazıtırsın. Ya da şu saniye esip, coşup atlar ilk uçağa, herhangi bir yere gidersin. Belki dükkanı kapar, Güney Amerika'ya bir sırt çantasıyla taşınırsın... Gibi gibi, delilik dediğin böyle bir şeydir, en düşük olasılıkla bile geriye dönebilme ihtimalini cebinde joker bırakmaktır. Çılgınlık, hoppalık, dengesizliktir... Ama bu anlamsızlıklara "delilik" diyebilecek haleti ruhiyeyle böbürlenebilecek seviyeye ulaşmak sözlük tanımı itibariyle akıl hastası olmaktır. Temennimiz acil şifa, akıl, fikir, müstahaktır. Bu kadar...
Kusur nedir... Kusur mükemmelliğin ortasındaki küçücük çiziktir, minicik bir bozukluktur, önemsiz bir eksikliktir, istemeyerek hakkını verememişliktir, bilmeyerek gereğini yapamamışlıktır. Buna "kusur" diyebilecek duyarsızlığa ise ancak benim gibi kayıtsız kalınır. Bu kadar...
Ben seni affetmem! Cevap bile vermem. Manyak herif... Şimdi çekil de gölge etme daha fazla, hadi...
Siz de görmezden gelin, kusura da bakmayın; gayet iyiyim.
