Showing posts with label The Doors - Soul Kitchen. Show all posts
Showing posts with label The Doors - Soul Kitchen. Show all posts

Tuesday, December 29, 2009

BİR TATLI HUZUR





Geri geldim. Yedi sene önce terk-i diyar edip, önceleri ayda bir; şimdilerde senede bir ikiye düşen ziyaretlerimin sadece "ev"-anneanne-babaanne üçgeninden ibaret kaldığı şehre, geçen hafta aynada ateşler çıkan gözlerimle kendimi görünce, bir anda bütün güncellerimden vazgeçip, yılbaşı için bir haftalığına geri geldim.

Cumartesi günü normalde bir saat öncesinde havaalanında olmaya takıntılı var oluşuma tümüyle aykırı olarak, kalkış saatini 16.55 zannettiğim uçağın, aslında 15.55 olduğunu 14.55'te fark ettiğimde henüz akşamdan kalmalığımı yüzümden yıkamamış, ayakları sehpaya uzatıp, bir sigara ve kahve eşliğinde geriniyordum. Hasbelkader daha önceden yapılmış check-ine güvenerek, 15 dakika içinde o esnada mantıklı gelen her şeyi, kapasitesinin maksimum verimliliği ölçütünde küçük valizime tıkıştırarak evden fırlıyorum.

Uçağın kalkışına 45 dakika kala arabaya bindiğimde en azından bir pantolon giyip giymediğimi kontrol ederken benzinimin de olmadığı gerçeğiyle burun buruna geliyorum. "Hay bin kunduz!"la hemen evin dibindeki benzinciye "havalı" bir giriş yaparak pompacıya "30 lira, kurşunsuz" deyip, ayaklarım totoma vura vura ödeme için markete koşup, geri gelme sürem onun o kadarcık benzini doldurmasından daha hızlı olunca adamcağıza "Neyse olduğu kadar, olduğu kadar; acelem var!" diyebilecek kadar panikler içindeyim. Uçağın kalkışına 40 dakika kala basbayağı televizyonda gördüğümüz otobanlarda firar etmeye çalışan Amerikan suçlularının polis konvoyundan apansız kaçışlarını andıran bir tema eşliğinde, "Allahım lütfen..." ile başlayan gerizekalı ve mantıksız cümlelerle dua ederek, bir şekilde 20 dakika içinde havaalanına varıp, arabayı park ediyorum. Bir elimde valiz, bir elimde çantam; güvenlikte çıkarmak zorunda kalmamak için kolumun altında bilgisayarım, kalan birkaç parmak arasında tutuğum kimliğim ve cep telefonumla güvenlikten de geçmeyi başardığımda, son 20 dakika kala daha önceden basamadığım biniş kartımı almak ve valizi teslim etmek üzere sıraya giriyorum. "İzin isteyip öne geçsem mi", "Kaçırdık mı lan acaba"lar arasında gidip gelirken o dev panoda uçakta 40 dakika rötar olduğunu okuyunca, bir kedi yavrusunun inlemesini andıran acılı bir çığlığı hemen önlenemez kahkaha krizi takip ediyor.

Ve fakat bu haklı sevincimi de paylaşmak için babamı aradığımda "Kaçta geliyorsun şimdi yani?" sonuç odaklılığındaki tepkisi bana yetmeyince sıranın da bana gelmesini fırsat bilip, biniş kartımı alacağım görevliye "Yani bir rötara bu kadar sevinilir!!" dediğimde adamcağız tüm ciddiyetini korumaya devam edip, "Kimliğiniz lütfen" diyor. I ııh, ben de kimliğimi uzatırken "Pardon, Murphy'i biliyor musunuz, Murphy'i?" diye sorduğumda doğal olarak hiç cevap alamayınca artık orada bir nebze kendime gelip, susuyorum. Dışarı çıkıp, kendime gelmek için bir sigara içebilecek kadar vaktimin bile olması şahane...


Ankara'da, evde olmak, nostaljiyle yıkanmak, anne sesiyle uyanmak, baba güvenine yaslanmak; günlerce cenin pozisyonunda mışıl mışıl uyumak etkisi yapınca ben huzura ilk kez uzun zamandan beri bu kadar yaklaşıyorum.

Annem yatağımın kenarına oturmuş, elimi tutup, ağlayarak saçlarımı okşarken gözlerimi açıyorum ve "Anne nolduuu!" üzerine "Bu oda, bu ev sensiz çok soğuk, çok renksiz; şimdi sabah gelip seni burada yine uyurken görünce...." cevabı kadar sevgiyle sarmalanmış vaziyetlerdeyim, çok şükür...

Cumartesiden beri ailecek dışarıda enfes yemekleri, evde en yakın arkadaşlarla kahkahalı gözyaşılı nostaljik şarap gecesini, dışarıda sigara içme mağduru olan medeni Ankara'lılarla ayak üstü sohbetin keyfini, uzun uzun yumurtalı kahvaltıları, Samanpazarı'da saatlerce süren anne kız alış verişini bugün de anneanne ziyareti, eski can arkadaş doğum günü yemeği ve emektar kuaförle yenilenme seansı takip edince sanıyorum gayretsiz Nirvana'ya ulaşmış olacağım. Anlayacağınız son günler buralarda her akşamüstü içtiğimiz nar ve hatmi çiçeği çayından daha naif ve tatlı...

Aynı gün içinde binlerce programın yapılabildiği memleketimde dün, günün sonunda "Hayal Salatası" yanında kıpkırmızı şaraplarımızı huzurlu yorgunluğumuzla yudumlarken, bir anda düşünmeden çıkan "Anne... Ben sevilesi bir insan mıyım sence?" soruma "Aaa... Tabii ki! Canım benim tabii ki!!"yi takip eden sarılma kadar net ve aksi düşünülemeyecek kadar sevgi dolu bir yıl diliyorum kendime...

Bu yıl da bitti, ziyadesiyle.