Geriye kalan tek şey gururum ve onu da vermemek için içimdeki karışık, tarif etmesi güç, ateş gibi yakıcı duyguyu zorlanarak yutuyorum. Bir an için midem ağzıma gelince tuvalete koşup, parmağımı gırtlağımın dibine dayayıp kusmak isterken gururum için dimdik olduğum yerde duruyorum.
Kermit, mekanın kapısının önünde, merdivenlerin üçüncü ve son basamakları arasında, bir elinde henüz yakmadığı sigarası, bir elinde telefonuyla bana 5 metre 23 santim kala duruyor. Başı öne eğik; gözleri tam karşıya, bana doğru bakarken, ben midem ağzımda saçlarının eskiden de bu kadar açık olup olmadığını düşünüyorum. Belki bir çeşit saçkıran geçiriyor ya da belki de bu açıklığı bir çok şey gibi önceden gör(e)memiştim.
Yok, yok... Ben seçtim! Bilerek ve isteyerek görmeyi ben kabul ettim. En sevdiğim birkaç arkadaşımla yemek üstüne, diğer en sevdiklerimin de bize katılacağı bir başka yere gitmek üzere program yapmıştık ve tam hesabı ödeyip diğer adrese geçmek üzereyken telefon çaldı. "... burda. İsterseniz..." Kesip, anında cevap verdim: "Yok. Geliyoruz şimdi... Hesabı ödüyorduk." Çünkü er ya da geç göreceğimi biliyordum, en azından önden karşılaşacağımızı bilerek görmek hafifletici olabilirdi, olmalıydı. İkincisi tam 100 gün, evet tam 100 gün olmuştu ve oldukça iyi toparlamışken, bir de son aşamayı geçmeliydim. Bir de "Bak ben gayet iyiyim. Yaşıyorum!" demek istedim belki de biraz...
O iki dakikalık yokuşu tırmanırken bütün iç organlarımın yer değiştirdiğini, bir yandan da hayati bir operasyon öncesi ağır narkoz verilmiş kadar uyuşmuş olduğumu hissediyordum. Hiç bir tepki ya da hiç bir karşılık vermeyeceğimi, hiç bir duygu yansıtmayacağımı kendimi çok iyi tanıdığım kadar iyi biliyordum da bunun sonucunda ne hissedebileceğimi kestiremiyordum ve bu bilinmezliğin yol açabileceği bu tahribattan daha beter korkuyordum.
Ve işte tam 5 metre 23 santim mesafede göz gözeyiz. Ayak parmaklarımın ucundan alnımın tepesine kadar Kermit'in bütün kimyasal reaksiyonlarını hissediyorum; birkaç dakika önce içtiği alkolün kanına karışmasını, birkaç saat önce yediklerinin oksijenle yanmasını, birkaç zaman önce yediği haltlar yüzünden şimdi benimle buruna gelmesiyle kendini bombok hissedip böbreküstü bezlerinin faaliyete geçmesini ve kanındaki adrenalin seviyesinin hızlanmasını hissedebiliyorum.
Tam seksen altı salise sonra, tek bir göz kırpmasıyla kafamı çeviriyorum.
Tam seksen altı salise... 100 gün önce... 5 metre 23 santim kala. Her şey şu anda ne kadar netti; daha önce hiç olmadığı kadar. Aslında ben kazanmıştım. Bunu adım kadar iyi biliyordum çünkü o da biliyordu.
Sabun, parfüm, ter ve bilimumundan arındırılmış, parmak izi kadar ayrıştırıcı saf kokusunu bildiğiniz birinin şu anda her yabancıdan daha da yabancı olması insana garip geliyor.
Yağmur bastırıyor bir anda... Umursamıyorum. Ben o kadar çok ağladım ki bu 100 günde; şimdi gök delinse, yer yarılsa, Dünya tepetaklak olsa koymaz bana.
