
Meteoroloji 4 gün sürecek şiddetli kar fırtınası için günler öncesinden alarm verdi; ha geldi ha gelecek derken cumartesi sabahtan İstanbul'da şiddetli kar, bende de şiddetli grip başladı. Dışarıda kim nerdeydi, ne yapardı; kardı, yağdı mı yağmadı mı; yollar mı kapandı, yokuşlar mı buz tuttu da sisti, tipiydi, buluttu, boktu, püsürdü kentlimin doğallıkla en önemli konusuydu. Ben ise tüm bu süre boyunca hapşır, tıksır kanepemin tek tarafında pijamaya çift çoraplı takım formamla idmandaydım. Bir bok yapmadım: Bir sağ devrildim, sıkıldım; bir sola devrildim, yedim, uyudum, içtim, uyudum. Full doz ilaç tedavisinden sonra sanırım artık uzunca bir süre kan yerine efendim gelinin Augmentine’inden bolca Amoxicillan, Clavulante Potassium ve Theraflu’sundan Aceminophen ve c vitaminleri olayı devraldı.
Perşembe akşam üstü eve baygın gelip, içeriden kapıyı iki kez kitleyince başlayan dört günlük hastalık, kanepenin tek tarafında yaşayıp gitme halleriyle dolabın dörtte üçünün boş kalması, ocağın tüpünün sekiz aydır değişmemesinden ötürü bitmesi ve bulaşık makinesinin ağzına kadar dolup ekonomik programda 50 derecede bir saat on yedi dakika çalışması ile bitti gitti.
Peeeh, o eski karda kışta diz altı çoraplarla, gömlek üstüne önü katiyen kapanmayan montla sokaklarda fink atan delikanlı Coco’nun ruhuna Fatiha, Pazartesi işe gitmek üzere evden çıkarken bu sefer tam tamına beş kat, bere, atkı, eldiven ve bilimumuyla astronotluğumu annem görse gözleri yaşarırdı.
Sonra benim çok tatlı bir üst kat komşucuğum var işte...(bu –cuğum ekiyle kendisinin ne kadar da taze çıkmış ay çöreği gibi şirincik muskası olduğunu ve benim de aynı düzeyde onu ve olayı sahiplenmiş olduğumu rahatlıkla ortaya koyuyorum, evet.) Biz bu bal böceği tatlı köfteye Maarif diyeceğiz… Mamafih bu Maarif’in en büyük talihsizliği beni böyle hafta içi pijamalarımla kapıya çöp koyarken, hafta içi bazı sabahlar henüz afyon patlamamış evden fırlarken ya da hafta sonu hafif leyla, dağılmış eve tıpış tıpış dönerken ya da ne bileyim çirkin ve pis koşudan dönerken gibi en absürt anlarda görmek; bilmiyor henüz dünyalar güzeli olduğu hehe.
Aaa bak sen şu güzel Allahımın işine Maarifçiğim böyle kuzu kuzu, efendi efendi arabasını, karlarını temizliyor itinayla da bir de hani “en ufak kar, buz kalmayacak aman” tipi ki bir özeniyor, bir özeniyor; gel de bana özen dedirtircesine. Ben artık zaten çocukcağızın gözünde pejmurdeliğin dibine vurmuş olduğum için astronotluğum, sabah sabahlığım gözümde bile değil:
Maaaarif günaydın!
Günaydın Coco, naber.
Ay iyilik. Senden… Ya yollar açık mıdır sence. Ben arabayı almayayım diye düşünmüştüm ama…
Hmmm ben İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün sitesine girdim baktım sabah uyanınca, ana yollar açık; şurayı atlatırsak rahat gideriz.
(Sabah sabah internete üşenmemiş de bakmış görev adamı. Bir de gideriz dedi yahu, biz dedi, biz… Ah biz bir biz olduk an itibariyle ağlayacağım.) Hmm ya ben de alayım o zaman o halde yani…
Hmmm
Tamamen kar altında kalmış arabanın yanına gittim de başladım elimle, kolumla üzerindeki karları temizlemeye ve bir iki darbe sonrası Maarif’çiğim yanıma geldi de öpüveresiniz aykırı kaçmayacak kadar tatlı ve şefkatli bir surat ifadesiyle “Coco, bir şey sorucam kazıyıcın var mı ki??” sorusuna benden gayet natürel bir yooo gelince içtenlikle gülümsedi. Emin bir şekilde bana bir tane verip, ikincisini de kendine alıp (ah hem tedarikli ve hem organize bir kişilik.. Yerim, yerim… Bagajdaki emniyet çantası da tamdır bunun şimdi...) biz kikikikokokokokikiki bir 10-15 dakika karları kazıdık, temizledik, şirin şirin sohbetle haftaya başladım ve Salı sabahı da itinayla bunu sürdürdüm. Hayırlısı, kısmet, kader diyelim; göz kırpalım, lambaya püf demeyip oh diyelim…
Bu son günlerde de ne zaman gelip giden eski dalgalara sıkılsam ya da hava sıcaklığı sıfırın altına inip de ben üşüsem bir fincan ıhlamuruma ekstra bal katıyorum; silip götüruyor da her şeyi, geriye sadece muhtemel ertesi sabahlar kalıyor. Devamlı 'umut' işte, böyle bir şey...
