Showing posts with label Nouvelle Vague - Just Can't Get Enough. Show all posts
Showing posts with label Nouvelle Vague - Just Can't Get Enough. Show all posts

Friday, August 28, 2009

VICKY CRISTINA MYKONOS - 1


Kalimera!



Yıkım sonrası tamir ve tadilat işlerine son gazla başladık... Hadi bakalım! Ayrılığın hissi moktansa, bunalıma gömülerek kendini acıklı, canlı cenaze hissetmek bence daha da moktan... Velhasıl işlere gömüldüm; evin şeklini şemalini tamamen değiştirip, yenilemelere giriştim; yüksek topuklarım, rimelli kirpiklerim ve tazecik yanaklarımla sokağa çıkıyorum; arabamı yıkattım; bol bol sosyalleşme ve türlü çeşitli etkinliğe katılım programlarıyla beynimi doldurup asla boş kalmamasını sağlıyorum. Tavsiye ederim, genel olarak işe yarıyor... diyelim.

Derken çok ani bir gelişmeyle geçen hafta, cumartesi günü zaten Mikanos'a farklı sebepler ama aynı temayla giden iki arkadaşımın tatil programına kamber olarak dahil oldum. Çarşamba öğleden sonra geldik... Mikanos'a ayak bastığımız an itibariyle fonda Woody Allen'ın en son filmindeki "Barcelona" şarkısı dönmeye başladı. Sanırım ben bu durumda nevrotik Penelope'yim; ama yapacak bir şey yok... Tabii ki filmin konusuyla genel olarak bir ilgimiz yok; ama bambaşka üç karakter, bir arayıştalar ve o Barcelona yolculuğunun yüzeyde görünmeyen hayati bir amacı var... Öyle işte...

Mikonos çok güzel. Yani bir yandan çok Türkiye: deniz, ambiyans, müzik, tarz, kültür, yemekler vesaire çok denk ama kılıfına daha fazla medeniyet, temizlik, görsel zevklilik ve rahat iletişim ekleyip hayal edin. Yunanlılar da Türklere bir tık Italyan tutkusu ve gürültücülüğü ile bir tık Fransız burnu havadalığı eklenmiş hali.... Özetle, keyifli çok; biraz pahalı, insanlar güzel... Topiş topiş beyaz slip donu dötünden fırlamış gayler el ele de yürüyor, oblig oblig herifler ve taş hatunlar da...

Çok sevgili okuyucular, sıkılmayın, konsantre olun; çok kısa neler oldu bittiyi de özetleyeceğim...

Çarşamba zaten öğleden sonra, Mikanos'un merkezine 5 dakikalık mesafede olan Ornos koyunda MykonosAmmos otele giriş (Web sitesinde fotoğraflar fazla kön kön, siz abartı payını çıkartınız efendim) sonrası hemen otelin önündeki plajda 1-2 saat yolculuğun yorgunluğunu atmak üzere uzandık. Nasıl bir rüzgar, nasıl bir rüzgar: Bütün vücut komple tavuk dötü olarak dolaşıyoruz... Zaten yağsız, tuzsuz ben, gecesini geçtim; gölgede iki büklüm, zavallılar gibi oturmak zorunda kalıyorum. Her neyse, sonra bir duş, hızlı bir hazırlanış sonrası Mikanos'un içinde Belvedere Otel'de, Matsuhisa restaurant'ta harika suşi ve şarap keyfi ile aşırı doz kız muhabbetinin samimiliğiyle neşemizi bulduk. Yemek sonrası Mikanos ara sokaklarında keşfe çıktık. Ben o kadar üşüdüm ki bir noktada alakasız bir dükkandan "University of Athens" yazan, uyduruk bir sweatshirt alıp altı kaval, üstü şişhane bir turist olmak zorunda kaldım. Derken mantıklı bir saatte otele dönüp, güzel güzel uyuduk.

Perşembe, yani dün, önce biraz denizde takıldık ve fakat o kadar cümleten "heal" tatilindeyiz ki kendime geldiğimde gerçekten Mikanos sokaklarında 5 saattir alışveriş yapiyorduk: torbalar, torbalar, torbalar... Ben kendime şahane bir uzun elbise ve kötü dönemin uğur sembolü olarak bir kolye aldım (başka bir yazımda bunun anlamını izah edeceğim bir ara, unutturmayın...) Tabii ben navigasyon sistemi gibi oldum bu sayede: Ayaklı harita gibiyim artık. Sonra 9 gibi otele dönüp, hemen bir toparlamaca sonrası once Caprice' te yemek, uzo derken ben masaların tepesinde göbek atıyordum. Normalde beni kaldırabilene aşk olsundur, fakat içime dansöz cini girdi; vallahi sarhoş marhoş da değildik. Yunanlılar, bizler, turistler; göbekler, halaylar, allah allaaah.... Sonrasında da bir tık yandaki Caprice bara geçtik. O Caprice bar ne öyle, demişlerdi de anlayamamışım: Perfume filminin son kareleri gibi... Değil dil bilmek, dilsiz olsan ne olur: Hiç ihtiyacın yok, doğrudan konuya girme teması buram buram atmosfere hakim... İçeride biraz fazla kalsan, çok affedersiniz döt, baş kalmaz. Örnek veriyorum, bardan içki almaya calışsanız, oradan biri saçınıza dokunur, manyağın biri burnunuza "pıt" yapar, biri zaten yakın takip hazır ol duruşuna geçmiş olur; misal... Velhasıl, biz de hemen yanındaki daha ferah ve cici, Semeli'ye geçtik. Böyle böyle, kendi halimizde efendi gibi takılırken, bir şekilde öhhö öhhö çooook tatlı bir çocukla tanıştım: adı Edward. Yok yok, o değil, heyecan yok! (Bakınız: Isır Beni Edward) :) Ya bayağı tatlı, yani öyle bardan bi oğlan buldum gibi değil, epey doğru düzgün bir tip. Yani "arkadaş olursun onunla normal şartlarda da" tipi... Çocuk dedim de kendisi hiç göstermeyen bir 38'lik, çipil olmayan gayet hoş hoş bir Alman. Munich'te yaşıyor ve finance-based bir iş yapıyor. Tatlı, acayip muhabbet, kafa, seker, kibar. Sabah 6'ya kadar koyu muhabbet... Bugün de son günleriymiş, yarın San Torini'ye geçeceklermiş. Biraz önce "poke" amaçlı mesaj da attı. Bakalım belki bu akşam görürüm. Görmezsem de çok önemli değil aslında... Yine de "Dünya küçük, Mikanos ondan da küçük" Edward'cım, gülüm... Eğer kayda değer bir durum olursa, bir ara Edward'ı daha da uzun anlatırım.

Bugün de Psarou koyundaki Nammos beach'teyiz. Bak burası biraz kön kön işte... Altımız kuru, karnımız tok, keyfimiz yerinde; terli terli su içip, koşmuyoruz... Merak etmeyin! Güzel insalar, harika deniz, hoş müzik, yemek içmek... Şimdi hemen Robbie Williams'ın esmer ve Yunan versiyonunu hayal edin; yanımda yatıyor ve sırtında, tam omuz hizasinda karakteristik harflerle "dolce vita" yaziyor... İşte böyle bir hayat nasıl tatlı olmasın ki zaten...