
İstanbul bir zamanların primadonnası... Ama böyle afedi devran, taşlar taşı, harikalar harikası da artık biraz içi geçmiş, kilo almış, zerafeti elemiş duvara asmış, görmüş geçirmiş, memeleri göbeğini bile geçmiş, makyaj bile tutmaz olmuş yüzü... Yine de yaşlanmış olmasına rağmen o "bir zamanlar"ını hissettiren bir gücü, biraz da küskün huysuzluğu var....
İzmir ise öyle bir sarışın hatun ama o kadar da suni ki hafif dibi çıkmışlığıyla saçının eğreti kalmış, pek de bir yakışmamış boyasına anlam veremeyip yadırgananlardan. Bir de o kıpkırmızı ruju sürmüyor mu o "ben burdayım" sarışınlığına, "hiç olmuş mu be arkadaşım" hissi yaratıveriyor. Tam da sen evde oturup keyif, güzel yemek, hoş muhabbet, iyi müzik halinde ayaklarını sehpaya uzatmışken eteğinden çekiştirip gece gece eller havaya dışarı çıkmaya tutturan tatminsiz, talepçi bir hoppa kızcağızdır. Söz geçiremeyip de büyümesini beklerken dizini döverek hayıflandıranlardan...
Ankara doğal, naif, sakin, durağan ve belki de biraz soğuk... Ne Dünya güzeli, ne de iddialı. Saçlarını da topluyor sürekli; ama eli, yüzü gözü görsen nasıl beyaz, nasıl duru... Makyaj da yapmaz hiç, sevmez çünkü. Hadi en şatafatlı durumda belki dudak rengi bir ruj sürer o da efendiliğinden... Güler yüzlüdür ama sırıtık değildir. Bilgilidir ama ukala değildir. Alçakgönüllü, biraz çekingen, ağırbaşlı... Olduğu gibi, gördüğün gibi; uzaktan sevilebilenlerden.
