
Haksızlık yaptım... Burada bir cacığa katık bile olamayacak ya da anlık teğet geçen ya da tanklarla toplarla yıkıp, yamalayıp talan edenleri defalarca yazdım da daha önce hiç Pekmez'den bahsetmemiştim...
Hani her ayrılık acı da birlikteyken aşkın eskidiğini fark edip, sonunda bittiğini anlamak en çok yaralayanlardan bir tanesi-ymiş.
Ayların çok renkli, bol gezmeli sivil hayatın tilkiliğini kapının dışında bırakmış, final döneminin gelip çatmasıyla panik halinde kendimizi kitaba, bilgiye, eğitime basıp terbiye etmek isterken bayat balığa dönmüştük. Uyumamak için çiğ kahve üstüne aspirin kırıp kola içmek, kahveye soda katıp yarım saatte bir dikmek gibi kafein çeşitlerinin her türlüsü ile pislik yaparak kaçıncı günümüzü devirdiğimizi bile bilemiyorduk. Vücudun iflas etmeden hemen önceki aşamasında kendini gösteren ağızdaki tuhaf tat duygusunu bastırmak üzere bir gece kütüphaneden kendimizi atarak yakında bir yerinin masasına yığılıp çorba söylemiştik. Çorba masaya geldiğinde üzerine limon sıkarken bu acıklı, canlı cenaze halimizle bile hala gülüp eğlenebilecek kadar genç ve şendik. Tam çorbaya rastgele kaşığı daldırmak üzereyken masanın yanında bir anda O belirmişti. Ben dolu çorba kaşığım havada, ağzım yarı açık, harika şık bir lokantada alengirli sunulmuş, bol alevli, yanar dönerli chateaubriand servisiyle karşılaşmış lümpen bir Türk insanı gibi bakakalmıştım. Huyumdur, ilk görüşte anlarım, adamı değil; kendimi... Onunla nereye kadar ne götürebileceğimi hissederim... Yakası düğmesiz gömleğini gelişi güzel pantolonunun dışında bırakmış ve kollarını kıvırmıştı. Birkaç gündür doğru düzgün uyuyamamaktan kocaman gözlerinin altı hafif çökmüş olmasına rağmen hala parlak bakarken, bir iki günlük sakalı yüzünü gölgelemiş, ensesini kapatacak kadar uzun saçlarının dağınıklığı gözüme güzel gözükmüştü...
Bir iki yerde bahsetmişmdir belki, genellikle beğendiğim tipleri çoğunluk, etraf, konu komşu beğenmez. Bu yüzden hep çirkin adam beğenmekle suçlanmışımdır. Halbuki güzellik bakanın gözündedir, Dünya'nın en alakasız yerinde Atlantis'i keşfetmek gibidir...
İşte onu ilk gördüğüm anı unutamam... Sonrasında birlikte bayram sabahlarından daha tatlı, yer yer Sovyet dönemi soğuk savaş furyaları kadar gerilimli, lakin ancak "gözüme çöp battı" kadar acıklı, hep destek tam destek, iki kişilik dört senemiz geçti. Hayatımda en iyi anlaştığım insanlardandır. Gerçi suya koysan kısa sürede yüzgeç çıkartıp hayatını devam ettirebilecek kadar uyumlu biri olmamla birlikte hayatımda yanında en rahat ettiğim, en kendim gibi olduğum insanlardan biridir.
Rutinleri sever, hani hep aynı yere gidip aynı yemeği sipariş veren insan modeli gibi bildiğini ve tanıdığını sever. Bilmediğini, tanımadığını sevmez; korkar. Değişiklikten daha beter korkar. Günlük programında bile ufacık bir sapma olduğu zaman krizlere girer. Çok düzenli, inanılmaz titiz ve kısmen beceriklidir. Agresif ve asabi olduğunu zannetse de aslında süt gibi, yufka gibi bir kalbi vardır. Sertmiş gibi gözüküp pamuk gibi yumuşak ve duygusaldır. Yüksek dereceden önyargılı, fazlasıyla peşin hükümlü, karamsar bir bunalım mühendisidir. Devamlı büyük konuşup, sonra devamlı başına geldikçe o naneleri afiyetle yer. Çok sabittir, acayip köşelidir; ama inanılmaz düşüncelidir, merhametli ve adildir. Komik olmaya aksine hiiiiç çalışmayıp mayasından komik olan insanlardandır. Bu yüzden beni aynı anda hem çok güldürüp hem de canımdan bezdirebilmiştir. Ve aradan yıllar yıllaaaar geçmesine rağmen mumyalanmış kadar aynı kalmayı başarıp, bir şekilde çok farklılaşmıştır... Bir tek o sevdiğim saçlarını kısacık kestirdi. Sonra... Sonra bir gün bitti... Kısaca, araya hayat girdi.
Çok uzun yıllar önce ayrıldık ama hala zaman zaman görüşür ve konuşuruz. Hani "aşkımız da bitti e bari arkadaş olalım modeli" değiliz, çok sonraları bu ilişkiyi geliştirebildik. Şimdi yare bile olamayan, kucak kucak radyasyonla mutasyona uğramış arkadaş kılığındaki sıfatının hakkını veren bir "eski" sevgilidir. En çok sevdiğim midir bilemem, sevdiğim herkesi sevmişimdir; ama en harika ilişkimdir. Anahtarı paylaşmaktır...
Ondan sonra onu kapı dışarı edip, kendi elimle içime incir ağacını dikip, bugüne kadar buralarda bile bahsettiğim sonrakilerin de itinayla o ağacı su ve gübre katkısıyla besleyip, büyütmelerine izin vermişimdir. O ise 21. yüzyılın Nasrettin Hocası tadında bir dönem eşek olduğu alenen ortada olan bir kızla nişanlanıp, düğününden bir ay önce ayrılmış ve aynen bildiğimiz gibi takılmaya devam ediyordur.
Şimdi bu yazdıklarımı okusa - ki rahat olun okuyamaz - muhtemelen hayret üstü dalga konusu yapar ya da dümdüz üstüne bile alınmaz çünkü onunla güncel ilişkimiz çerçevesinde Coco değil, basbayağı Cocomettin'im artık, askerlik arkadaşının hallicesiyim. O ise... Zamanında bayıla bayıla alınmış, bir dönemin adeta forması olmuş, her hafta en az bir kere çamaşır makinesinde mutlaka dönmüş de rengi zamanla atmış, dirsekleri çıkmış, yer yer sökülmüş ve en sonunda biraz küçük de gelmeye başlamış ama yine atmaya hiç kıyılamamış; artık dışarı katiyen giyilemeyen ancak dolabın arkalarında kalmış nadiren evde giyilen, arada hatırlanan, nostalji kokan cici bir kazaktır benim için. Bilirim, o da beni sever ve iyiliğimi ister; her zaman karşılıklıdır...
