MADEMOISELLE COCO

CAN SIKINTISI ÇOBAN YILDIZI

By Mademoiselle Coco



Evimde oldukça az eşyam vardır. Süsten, püsten, cıncırıklı biblolardan, ağdalı mobilyalardan, dantelden, örtüden, oyuncaklardan, hediye olarak oyuncak alan zihniyetten (bunun burada bir ilgisi yok, aklıma geldi; ama onları da eve sokmuyorum zaten...) çiçekten, böcekten, rengarenklikten hiç haz etmem; boğar beni. Hatta fazla ışıl ışıklıktan, hele hele beyaz ışıktan nefret ederim... Bu arada halı da hiç sevmem... Kılım. Gıcığım. Annelerin acıyarak bakacağı, anneannelerin kınayacağı türdenim.

Feci düzenli, itinayla titiz ve temiz, hafiften takıntılı ama manyak kesinlikle değilimdir. Hayatta anıymış, hatırası varmış diye "çöp" biriktirmem, torba/poşet/kutudan nefret ederim ve hemen sallarım, kıyafetleri alır almaz etiketlerini keser, sökerim. Tek tip bardağım, tabağım, çatalım, bıçağım vardır. Birisi hasbelkader ikincisini hediye etse, içten içe tüylerim ürperir; lakin fazlasıyla kıymet kadir bilip güler yüzle kabul ederim ve birinden birini çaktırmadan ihtiyacı olana devrederim. Her çeyrekte çekmece, dolap, göz, köşe, bucak didiklerim; tasnifin kralını yaparım. Beş senedir aynı evde oturuyorum; bugün taşın deseniz pılıyı pırtıyı toplamak 24 saatimi almaz.

Zaten "Coco, bu kadar yıldır çalışıyorsun; kenarda köşede ne var bakalım çıkar göster hadi?" deseniz yazık ve zavallıyım: Ayakkabılarım, CD ve DVD'lerim, kitaplarım derim. Tabii bir de farkındaysanız kenarda üç kuruş birikse üstüne bulup buluşturup gezmeye, görmeye fazlasıyla gayret gösteriyorum. Evet, hem çok okuyorum, hem çok geziyorum da paşalar gibi biliyorum; lakin bir bok olamıyorumcuyum. Hani millet özel emekliliklere, ne bileyim mortgage vesilesiyle mal mülke, hatta Bülent Ersoy varını yoğunu mücevhere yatırıyor ya; benimkisi de böyle işte... Hayatta para biriktirebilen bir tip olamadım. Çok denedim, çok uğraştım; borç, harç, taksit bilmedim de hep sıfıra sıfır dengesini korumayı başardım. "Huy işte" diyerek kabullendim.

Evimin 5'te 4'ü zaten salon ve mutfaktan oluşuyor ve geriye yatak odam, banyo, tuvalet ve küçücük bir odacık kalıyor. Her şey bu kadar. Salondan içeri girer girmez hemen solda uyduruktan bir televizyon ve saz ekibi; hemen karşıda kocamaaan açık renk bir L koltuk, koltuğun önünde büyük, tok, basit, çok koyu ahşap bir sehpa ve yerde hasırı andıran tek renk bir büyük halı... Salonun bir ucunda ortalama boyutta yine koyu ahşap, basit bir kare masa ve etrafında da tamamlayıcı birkaç sandalye dışında birkaç da dikkat çekmeyen ve az ışık veren aydınlatma öğeleri var... Hemen hemen her şey bu kadar. Tabii etrafta birkaç fotoğraf, duvarda sevdiğim bir iki tablom var. Ama salonun en önemli parçası kütüphanem. Fazla dev bir şey değil ama bakınca ağırlığını hissettiren bir kütüphane. O da koyu ahşaptan ama dikkat edilince fark edilen dört kenarında küçücük oymaları olan ve cam sürgülü kapakları ile salonun en süslüsü. İçinde hazinelerimi saklıyor: En sevdiğim kitaplarım, okul yıllıklarım, üç tane 3 litrelik eski şampanya şişesi, CD'lerimin hepsi, en bayıldığım DVD'lerim... Her şeyim burada. Bugün onu açtım, indirdim, temizledim, hepsini ve beraberindeki anılarını sevdim, yerlerine tekrar kaldırdım.

Sonra da eğer ilgilenirseniz en sevdiğim filmlerden bazılarının size bir listesini yaptım...

21 Grams, 25th Hour, 3 Maymun, Abre Los Ojos, All About My Mother, Amadeus, Amelie, American History X, Arizona Dream, Before Sunrise, Before Sunset, Butterfly Effect, Cahil Periler, Cashback, Chocolate, Cinema Paradiso, Closer, Conversation with Other Woman, Courching Tiger Hidden Dragon, Crash, Das Leben Der Anderen, Duvara Karşı, Elizabethtown, Eternal Sunshine of The Spotless Mind, Eyes Wide Shut, Fight Club, Finding Neverland, FlashDance, Frida, Gardenstate, Godfather 2, Great Expectations, Hable Con Ella, Hamam, High Fidelity, In The Mood For Love, Italian Job, Jackie Brown, Karşı Pencere, La mala educación, La Vita bella, Leon, Lost in Translation, Love Actually, Mary Poppins, Matchpoint, My Blueberry Nights, Oldboy, Once upon a Time in America, Perfume, Pulp Fiction, Scent of a Woman, Schindlers List, Sideways, Sliding Doors, Snatch, The Sound of the Music, The Wizard of Oz, V For Vendetta, Vanilla Sky, Vicky Cristina Barcelona, Volver...

 

MEDENİYET

Posted In: . By Mademoiselle Coco





"Senin sorunun ne biliyor musun? Fazla etiksin." deyince Thor, cevap veremeyecek kadar salağa dönüyorum. Fazla etik olmak ne demek olabilir ki diye düşünürken Thor fırsat bırakmadan açıklıyor: "Yani fazla doğru düzgünsün. Etiksin yahu işte, anla. Yanlışın yok, yamuğun yok, kontrollüsün, fazla rasyonelsin, açığın yok... Mesela içki içiyoruz ve senin bir galon tüketimin bizim bir litremize eşit; hepimiz dağılıyoruz ve sen sarhoş bile olmuyorsun. Ya da haftalardır beğendiğin bir herifle tanıştırıyorum seni; eski kız arkadaşını hasbelkader tanıyor çıkıyorsun ve anında vazgeçtiğin gibi herifi kovalamaktan beter ediyorsun. Veya... Neyse neyse, uzatmayacağım çünkü başka türlü tarif edemem: Etiksin diyebiliyorum. O yüzden boşver ideayı, nasılsa kaybedeceksin.”

İşte her şey böyle başlıyor… Thor, benim iyi ve eski bir arkadaşım. Eskiliyle mütevellit son zamanlarda her ne kadar daha az görüşebiliyor olsak da birkaç sene önce Pekmez’le yolları ayırdıktan sonra başlayan karın içeri, göğüs dışarı, hadi gülüm yandan yandan zamanlarımda tanışıp, sıkı fıkı olmuştuk. Daha önce de bahsettiğimi hatırlıyorum: Thor’un o zamanlar beğeni skalası platin ile küllü sarı kadar darken, bu son bir senedir son derece koyu kumral, özkütlesi eski benzeri örneklerine kıyasla hiç de dar olmayan; ama zehir gibi akıllı ve adam gibi iki kelam edebildiğimiz, cici bir kızla beraber ve geçen aylarda da evlenme teklifi etti, Nisan ayında da baş göz ediyoruz. Thor, aslında türünün tam tipik örneklerinden: Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını ders kitapları arasında, masa lambaları altında geçirmiş, yalamış yutmuş da sonrasında yurt dışında bilmem nerede hakikatli bir burs da kazanıp Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümünü bitirmiş. Tabii ana baba ocağından çıkıp da o yaban ellerde geçirdiği ilk gece sonrası siftah niyetine, tasmasından kurtulmuş cici köpek yavruları gibi deliye dönmüş ve tam bir sosyal böceğe dönüşmüş. Şimdi Thor’a sorun yedi düvel sülalenizi saysın üstüne soyağacınızı göbek adlarıyla çıkarsın, Thor’a danışın herhangi birinin kronolojik çetelesini döksün, Thor’a zorda kalırsanız koşun ikametgahınızı ve mal varlığınızı bile çıkartsın… O derece! Bütün bu hengamesinin ve zekasının dışında da Thor bir erkekten beklenmeyecek performansta duygusal ve duyarlı bir tiptir. Onunla her türlü konuyu cik cik cik kız muhabbeti boyutunda enine ve boyuna konuşabildiğiniz gibi, sarıp sarıp yeniden başlatsanız gıkını çıkartmadan aynı tempoda bayıla bayıla eşlik edebilir.

Çekinmeyin çekinmeyin, tüme varalım; bahsettiğim o dönem de hepimiz için bir hayli renkli, uykusuz geçti de aklımızdan ziyade karaciğerimizi bugünlere kadar neyse ki sağ salim koruyabildik.

İşte bir gece Thor şu anda nerede olduğuna dair en ufak fikrimin olmadığı bir yerde bir parti düzenleyip İstanbul’un yarısına haber ulaştırıyor ve duyan gelmiş formatında bir mahşer kalabalığı içinde Thor kolumdan tutuyor ve kulağıma eğilip “Coco acaba seni yalnız bıraksam mı biraz? Hmmm??!” deyip de ben de anlamaz gözlerle bakınca “Ne bileyim belki birileriyle tanışırsın artık mesela… Çok olmadı mı sence de?” diyor. Ben de “Aman ben ne tanışıcam yahu. Tanışamam kimseyle ben. İstemem, hadi onu geç beceremem” diyorum. Onun üzerine Thor tüm alaycı ifadesiyle “Kibirlidir benim Cocom.” deyip sarılıyor sonra da “Yahu bence kesin birileri seninle tanışmak istiyordur. Yani parmak kaldırın desek çift basamaklı sayılardan rahatlıkla bahsedebiliriz. O yüzden diyorum da hoş sen bu vaziyetteyken biraz zor…” deyince ben hemen lafa atlıyorum “Çok pardon. Ne var vaziyetimde??” diye soruyorum. Thor bu sorumun üzerine “Gel seninle iddiaya girelim… Bu gece kim daha fazla insanla tanışıyor bakalım. Ama her şey kuralına göre. Sen seninle gelip tanışanları sayacaksın; ben gidip bizzat tanıştıklarımı… En son sayacağız. Hadi ödülü de sen koy, nasılsa kaybedeceksin.” Diyor ve arkasından da “etiksin” damgasıyla olayın sağlamasını yapıyor… İşin en kötü yanı Thor beni çok iyi tanıyor; bir tek bakışmamızla küçük tansiyon, büyük tansiyon, nabız, ciğerdeki basınç miktarı ve kan değerlerimi şak diye dökebilecek kadar iyi tanıyor da ben yine de kaybetmeme güdüme avlanıp oltayı bir güzel afiyetle yiyorum.

Hadiiii başlıyoruz…

Açıkçası hayatımda hiç kimseyle gidip tanışma girişimim olmamıştı o güne kadar. İşin en dramatik tarafı birileri de gelsin benimle tanışsın motivasyonum da hiç olmamıştı meğersem… Zaten önceki dört senelik ilişkinin hemen üstüne Pekmez’le geçen yıllardan sonra hele bu nanelerle ilgili hiçbir fikrim yoktu. Romantik komedilerle büyümüş bir kuşak olarak en azından zulada birkaç numaralandırılmış bakış bulabilirdim zorda kalırsam da bir şekilde o gece ben birkaç parende üstü zincirleme ters taklaların ardından amuda kalkmadığım eksik kaldı ve en son benim bilançom sıfıra sıfırken Thor’unkinden bahsetmek bile istemiyorum…

Buradan değerli erkek okuyuculara seslenmek istiyorum. Artık içiniz mi rahatlar yoksa gaza mı gelirsiniz bilemem ama çıkarınıza kullanmanızı öneririm; biz kadınlar “medeniyet”i arıyoruz. Mesela akıl, ruh ve fiziksel sağlığı bir arada pekiyi almış ve “okuduğun kitabı yeni bitirdim ve bayıldım” diyerek yanımıza oturabilen adamları, “Elbisen acayip güzelmiş. Nereden aldın?” diye sorabilen diğer kadınları arıyoruz. Hani tam tabiriyle hadisiz, plansız, yarınsız, rahat rahat, medeni yaklaşabilenleri istiyoruz.

Gel gelelim işler farklı yürüyor iletişimi son derece kapalı ve ritüellerle bezeli memleketimde. Mesela bir kız yanına yaklaşan her adamın içgüdüsel olarak ya sapık ya aşık ya da son çırpınışlarında olan bir zavallı olduğuna inanıyor. Doğal olarak, hele hele üstüne bir de adamı beğenmemişse ya da en basiti doğduğu günden itibaren düzenli olarak ant niyetine öğretilmiş kendini naza çekmek öğretisini uygulamaya karar vermişse vay halimize… Hele erkekler; ki tekrar altını çiziyorum aklı başındası zaten kendine toz konduramayıp yaklaşmadığı gibi çürük elmalardan seç beğen alı ona uzaktan şöyle bir bakan kıza anında şut ve gol “niyetli” damgasını yapıştırıp, ona rahat rahat yaklaşabilmek üzere karanlığın çökmesini, birkaç kadehi mideye indirmeyi bekliyor ama “uçucu” bir ilişkinin bile hak ettiği mantıklı tanışma faslını hemencecik es geçip doğrudan sadede geçmeyi düşünebiliyor…

Genellemelerden hiç hoşlanmıyorum ama büyük resim meydanda. İlla aşk, meşk, flirt, şu, bu gelmesin aklınıza gözünüzü seveyim ama şişik egolarımıza ve kompleksli yaradılışlarımıza söz geçiremezken hormonlar kumandayı ele alınca iletişimi de beceremeyip dağılıyoruz… Ritüellere yenilerini, klişelere her geçen gün alasını eklemeye devam ediyoruz da iki yakamızı düğme koparmadan bir araya getiremiyoruz. Aşna fişna boyutuna yeniden inersek: Can atan tanışmaların hemen üzerine ne olduğunu bile anlamadan şimdiki zaman kipli ilişki istemiyorumlar, barda bayıla bayıla muhabbet ederken hop dur orada bakalım uzun soluklu ilişki çıkmaz buradanlar, illa arkadaşımın arkadaşısın referansının yanına alternatifli düğün çiçeği kataloğuyla gelmişsin muameleleri…. Zor zor. Böyle durum vaziyet oldukça zor.

Oysa ne kadar hazırız hakkını vermeye, medeniyetin, her şeyin… Ama zor.

 

SAKLI BAHÇE

Posted In: . By Mademoiselle Coco




Bahçemde bir asma ağacım olsun, dalından kopardığımız yapraklarla zeytinyağlı dolmalar saralım. Resimler yapayım, taşlar toplayıp boyayayım. Dev bir kütüphanemiz ve müzik arşivimiz olsun; televizyon olmasın, fonda hiç susmayan film tadında bir müziğimiz olsun. Akşamları rakı içelim; şarap da içelim. Eş dost çat kapı gelsin ve gelen giden hiç eksik olmasın. Hep ocakta fokurdayan bir çay olsun. Evin yolu yasemin koksun. Siyah giymek ayıpların en büyüğü olsun; her şey bembeyaz tiril tiril ve yanaklarımız mutluluk pembesi olsun. Issızlık değil; cennetliğimiz huzur olsun. Uyuyamama nedenim en çok rüzgarsız gecelerdeki cırcır böceklerinden olsun... diyorum cam arkasına saklanıp yağmurlu ve puslu havayı seyrederken.
Ne yapalım, gönüller bir olsun... Daha güzel günlere!

 

KARŞILAŞMA

Posted In: . By Mademoiselle Coco





Geriye kalan tek şey gururum ve onu da vermemek için içimdeki karışık, tarif etmesi güç, ateş gibi yakıcı duyguyu zorlanarak yutuyorum. Bir an için midem ağzıma gelince tuvalete koşup, parmağımı gırtlağımın dibine dayayıp kusmak isterken gururum için dimdik olduğum yerde duruyorum.

Kermit, mekanın kapısının önünde, merdivenlerin üçüncü ve son basamakları arasında, bir elinde henüz yakmadığı sigarası, bir elinde telefonuyla bana 5 metre 23 santim kala duruyor. Başı öne eğik; gözleri tam karşıya, bana doğru bakarken, ben midem ağzımda saçlarının eskiden de bu kadar açık olup olmadığını düşünüyorum. Belki bir çeşit saçkıran geçiriyor ya da belki de bu açıklığı bir çok şey gibi önceden gör(e)memiştim.

Yok, yok... Ben seçtim! Bilerek ve isteyerek görmeyi ben kabul ettim. En sevdiğim birkaç arkadaşımla yemek üstüne, diğer en sevdiklerimin de bize katılacağı bir başka yere gitmek üzere program yapmıştık ve tam hesabı ödeyip diğer adrese geçmek üzereyken telefon çaldı. "... burda. İsterseniz..." Kesip, anında cevap verdim: "Yok. Geliyoruz şimdi... Hesabı ödüyorduk." Çünkü er ya da geç göreceğimi biliyordum, en azından önden karşılaşacağımızı bilerek görmek hafifletici olabilirdi, olmalıydı. İkincisi tam 100 gün, evet tam 100 gün olmuştu ve oldukça iyi toparlamışken, bir de son aşamayı geçmeliydim. Bir de "Bak ben gayet iyiyim. Yaşıyorum!" demek istedim belki de biraz...

O iki dakikalık yokuşu tırmanırken bütün iç organlarımın yer değiştirdiğini, bir yandan da hayati bir operasyon öncesi ağır narkoz verilmiş kadar uyuşmuş olduğumu hissediyordum. Hiç bir tepki ya da hiç bir karşılık vermeyeceğimi, hiç bir duygu yansıtmayacağımı kendimi çok iyi tanıdığım kadar iyi biliyordum da bunun sonucunda ne hissedebileceğimi kestiremiyordum ve bu bilinmezliğin yol açabileceği bu tahribattan daha beter korkuyordum.

Ve işte tam 5 metre 23 santim mesafede göz gözeyiz. Ayak parmaklarımın ucundan alnımın tepesine kadar Kermit'in bütün kimyasal reaksiyonlarını hissediyorum; birkaç dakika önce içtiği alkolün kanına karışmasını, birkaç saat önce yediklerinin oksijenle yanmasını, birkaç zaman önce yediği haltlar yüzünden şimdi benimle buruna gelmesiyle kendini bombok hissedip böbreküstü bezlerinin faaliyete geçmesini ve kanındaki adrenalin seviyesinin hızlanmasını hissedebiliyorum.


Tam seksen altı salise sonra, tek bir göz kırpmasıyla kafamı çeviriyorum.

Tam seksen altı salise... 100 gün önce... 5 metre 23 santim kala. Her şey şu anda ne kadar netti; daha önce hiç olmadığı kadar. Aslında ben kazanmıştım. Bunu adım kadar iyi biliyordum çünkü o da biliyordu.

Sabun, parfüm, ter ve bilimumundan arındırılmış, parmak izi kadar ayrıştırıcı saf kokusunu bildiğiniz birinin şu anda her yabancıdan daha da yabancı olması insana garip geliyor.

Yağmur bastırıyor bir anda... Umursamıyorum. Ben o kadar çok ağladım ki bu 100 günde; şimdi gök delinse, yer yarılsa, Dünya tepetaklak olsa koymaz bana.