
Ben şimdi ne yazayım ki... Bugün, şimdi, şurada herhangi bir şey yazsaaaaam; yarına kalmadan güme gidecek, önemini yitirecek, önemli zannettiklerim çer çöp olacak...
Dünya'dan, ülkemden, ekonomiden, sanattan, müzikten, hoş beşten, çevremden, hatta içlerinde en az değişken kendimden bile bahsetsem ne olur ki... Ekonomik kriz oluyor, vırıs geliyor teğet geçiyor; biz de çoktan balığa dönüyoruz.. Kafası çöpten çıkan cinayetleri ağzımıza günlerce sakız ediyoruz, katil zanlısı teslim oluyor, konu konu olmaktan çıkıyor... E ErgenekonMergenekon da ne ki, ne oluyor... Yılların Micheal Jackson'ı bile ölüyor, bir iki ayda alışıyoruz... Bilmem ne pastası yapsam da tarifini anlatsam, çoktan yiyip bitirmiş oluyoruz... Hadi sezon trendleri desen: Aaa şekerim yavru ağzı geçen sezon modaydı, şimdi morcivert moda, ay dur sezon da bitti gitti zaten, boşver oluyoruz... Müzik, kitap, sinema falan deseeen: Gündemdekiler hemen eskiyor, her hafta yenileri geliyor, hiç birine zaten yetişemiyoruz... Hadi çocukluğumuza dönsek: Ohhoooo çoktaaaan geçti, gitti o günler... E yaz bitiyor, kış geliyor; sonra bir daha yaz, yine kış. Belli işte, bunun da nesini yazayım ben... Bugün birini sevsek, bağrımıza bassak, tapsak, sabaha kalmadan içiyoruz, açılıyoruz, unutuyormuş gibi yapıyoruz; o damdan düşüp, üç güne başka biriyle evlendiğini duyuruyor... Bilmem, bilemedim; anlayamadım...
Okulları bitiriyoruz, işleri gömlek gibi değiştiriyoruz, arkadaşları unutuyoruz, evimizi de şehrimizi de eskitiyoruz, aşkı bile light bira tadında bir dikişte bitiriveriyoruz... Ben, bile ben değilim... Her sabah aynada bir yabancı; bir önceki günden de bambaşka biri... Artan beyazlarım mı, gittikçe çöken göz altlarım mı, bir iki küçük mimik kırışıklığı mı... Yok: Her gün, herkes, her şey lime lime bir şeyler koparıp, götürüyor... Sabah sabah uyanmalarım, gün ağarmadan başlayan trafiğim, polisimin muammelesi, iş yerimdeki soğuk savaşlar ve koltuk kavgaları, sokaktaki iti kopuğu, gecikmiş faturalarım, bomboş buzdolabım, kredi kartı borçlarım, yapılması gerekenlerim ve yapılmaması gerekenlerim, sonu gelmeyen sağlık sorunlarım, çok meşgul arkadaşlarım, aile hasretim, ağzıma itinayla sıçan bütün adamlarım, sevdiklerim, sevmediklerim, hayal kırıklıklarım, güvensizliklerim, mutsuzluklarım, yalnızlığım, her şey ve hiç bir şey... Her gün parça parça içimden bir şeyler kopuyor, düşüyorum... Sonra her sabah tekrar yaralı bereli ruhumla kalkıp, olağanca gücümle haykırıyorum... Devam diyorum, devam ediyorum... Sonra daha da sert taşlara çarpıp, düşüyorum... Yine de kalkıyorum... Her gün daha da sert, her gün daha da duygusuz, daha soğuk, daha uzak, daha da siyah birine dönüşüyorum... Ben, benden uzaklaşıyorum, dünya benden uzaklaşıyor, herkes ve her şey benden uzaklaşıp, başkalaşıyor ve her geçen gün daha da anlamsız, önemsiz, değersiz, gereksiz ve boş geliyor...
Hayat bu mu... Buysa, ben hiç sevmiyorum ki bu hayatı...
O yüzden ben şimdi ne yazayım ki, ne anlatayım ki size... Pas!
