
Pazartesiden perşembeye geldik, tam gaz devam ediyoruz; mail attık, cevap verdik, tam bunu da hallettik derken hop bir tane dahalara bir de zincirleme bir telefon trafiği eklenince sorunlar katlanarak büyüyor da bana mı öyle geliyor... Her neyse ne diyorduk... A evet, geçen hafta da bahsettiğim Roma seyahatimiz... Uzunca olacak gibi gözüküyor ama lütfen üşenmeyiniz, okuyunuz, linklere de bakınız ya da aslında her şeyi boş veriniz ve bir şekilde canım Roma'ya gidiniz.
***

Atatürk Havaalanı Dış Hatlar Terminali'nde bilet ve bagaj işlemlerinin ardından Türk Havayolları TK 1861 seferi ile 18 Şubat perşembe günü, saat 08.20'de Roma’ya hareket eden uçağa biniyoruz. Koridor tarafındaki koltukla bütünleşik geçen yaklaşık 2 saat 40 dakika yolculuğun ardından yerel saat ile 10:00’da varıyoruz. Uçağın yanaştığı körükten koşmaya yakın seri adımlarla yürüyerek bizim dışımızda bir de Afrikalıların olduğu Non-EU pasaport kontrol sırasına yanımızdaki OGS gişesini andıran sıradan EU'luların gelip geçişini mahçup izlerken bizimkilerden birinin "Türklüğü" tutuyor da "Erdoğan Berlusconi'nin dostu olur; uzatmayın daaa" diye durduk yere bağırınca çarpı iki mahcubiyetle kalakalıyoruz. "Nereye gidiyorsunuz? İş mi, tatil mi sorusuna?" "Doğum günü kutlaması" şımarık cevabının parlak pembeli, morlu ahengi kucaklanıyor, yüzümüzde güller açıyor.
Sonrasında bir elde bagaj bandından toparlanan bavullarımız, bir elde kopya sevmeyen, önceden çalışıp gelmiş bilinçli turistin olmazsa olmaz kaynakları guide ve haritalar ile taksiye atlanyor ve tam şehir merkezinde, Pantheon Meydanı'na {Piazza di Pantheon} 30 saniyelik yürüme mesafesi ile sonraki günlerde tek kusuru kıt kahvaltısı olan, her yere 10 adım merkeziliğinde, tatlı tatlı dekore edilmiş, tertemiz odaları ve dozunda pudra şekeri serpilmiş tipik "İtalyan" personeliyle Adriano Hotel'e varıyoruz.
İkinci gün...
Kahvaltı sonrası burnumuzun dibindeki, "tüm tanrıların tapınağı" anlamına gelen yaklaşık 2000 yıllık Pantheon'a ziyaret. Ardından sırasıyla geçmişi 1471'lere uzanan ve Michelangelo'nun tasarladığı bir tepeye kurulmuş olan, özellikle binlerce arkeolojik eser görebileceğiniz Musei Capitolini; hemen dibindeki antik Roma'nın merkezi Roma Forumu'nda {Forum Romanum} binlerce yıllık tapınaklar, basilicalar ve etkileyici kemerlerini de görünce yüz yıllık insanoğlu tarihinde zurnanın son deliği kadar önemli olabileceğimizi hissediyoruz. Üç saat sonunda, ha gayret diyerek bir de şehrin güneyindeki MS 80'de tamamlanmış ve özellikle eğlence için düzenlenen gladyatör savaşlarının dev arenası, Kolezyum'a {Colosseum} geliyoruz. Dev dev dev. Gladio küçük, kısa bir kılıçmış; Gladiotor de bunu kullanan savaşçıymış da şehrin en alt tabakasından olanlar, suçlular, kaçaklar gladyatör olurmuş. Russell Crowe'un hiç bir cazibesi yokmuş... Ayaklarımıza kara sular inmesine çeyrek kala biraz doğuya devam edip son olarak da Museo Nazionale Romano - Palazzo Massimo'ya da gidiyoruz. 5 saat 43 dakika sonunda vücudumuz iflas etmek üzereyken gördüğümüz ilk taksiye atlayıp otel mahaline dönüyoruz. Yolda turistik bir dükkandan Marlon Brando T-shirtü alıyorum. Marlon, tüm tatil boyunca aldığım beş parçadan ilki oluyor. Karınlar aç, civardaki rastgele bir mekana giriyoruz, adı sanı yok. Yorgunuz, mutluyuz, karnımızı doyuruyoruz, kadehler boşaldıkça dolduruyoruz; mutluyuz, çok. Tatilde de olsak cuma cumadır bilinciyle bu sefer Micca Club'a gidip, şu Velvet Cabaret de neymiş bakalım sorusuna cevap arıyoruz. Üç bira, bir Bloody Mary, bir şarap, bir Jager geliyor, gidiyor masadan. Mekan biraz fazla yüksek beklentilerin altında ama güzel; biraz trendy, biraz retro, biraz kitsch, biraz ironi, fena da çalmayan ve kesinlikle turistik olmayan bir yer. İstanbul'da olsa bayıla bayıla giderdik belli ki ama ikinci günün sonunda kanımızdaki mikrop iyice yayılmıştı bir kere...
Üçüncü gün...
Cumartesi... Günlük güneşlik iki günün ardından şansımıza hava kapalı çünkü Vatikan, müzesi {Museo Vatican} ve St. Peter's Basilica ile randevumuz var. Sabah kahvaltı sonrası saat 10'da kendimizi müzenin kapısının önünde uzuuun kuyrukta beklerken ilerler mi, ilerlemez mi polemiği içinde organize olmanın böylesi ile 10 dakika sonra içeride buluyoruz. İçlerinde gerçek bir mumya görme şansınızın da olduğu eski Mısır'dan eserleri; bronz ve taş gibi farklı malzemelerden antik Roma'dan kalma farklı heykelleri, binlerce büstü, eşyaları; binlerce yıllık haritaları; eski, muhteşem detaylarıyla yer ve tavan süsleri arasında sadece deeeev müzeyi gezmek 3-4 saatimizi alıyor. Ayak parmak ucumuzdan başımıza kadar tarih, tarih, tarih, sanat, sanat, sanat... Tek kelimeyle muhteşem ve değil İtalya tatili, şu hayatta mutlaka görülmesi gerekenlerden. En çok akılda kalanlar: Caravaggio'nun tabloları; Leonardo da Vinci'nin yarım kalmış, harika Saint Jerome portresi; Fra Angelico, Giotto, Raphael, Nicolas Poussin ve Titian gibi sanatçıların muhteşem parçaları; olağanüstü demenin bile yavan ve sıradan kaldığı, Raphael ve Michelangelo'nun rönesans dönemine ait eserlerinin sergilendiği Rapheal odaları {Stanze di Rafaello} ile Sistine Şapeli {Capella Sistina} aklımızı başımızdan alıyor. Basilica öncesi arada ne ve nereden yesen lezzetli olan memlekette biraz mola verip karın doyuruyoruz. Vatikan müzesinden etkileyicilik anlamında aşağı kalır yanı olmayan dünya'nın en büyük kilisesi St. Peter's Basilica kollarını açmış bizi kucaklamak üzere çağırıyor. İçeride en bilinenlerinden Michelangelo'nun Meryem ve İsa Heykeli'nin de olduğu say say bitmeyecek nefes kesen eserler, süslemeler, tablolar ve en önemlisi "insani" bir bütünlük, sanata ve tarihe sonsuz saygı. Duamızı da ediyoruz: Sağlık, keyif, huzur... Kapısına çıktığımızda saat 15.30'u gösterirken o kadar yorulmuş olduğumuzu fark ediyoruz ki acaba 100 metre ilerideki taksiye kadar yürüyüp yürüyemeyeceğimizi düşünüyoruz; neyse ki yokuş aşağıya, ayakları sürüye sürüye de olsa nispeten kolay. Tam şoföre otelin adresini söyleyecek oluyoruz ki bütün yorgunluğumuz, kalça ağrımız, ayak sızımız bir tarafa içimize sinmiyor ve en azından kısa bir yürüme mesafesi kala rastgele haritadan belirlediğimiz bir noktada bizi bırakmasını istiyoruz. Adres Piazza di Capranica'daki Vitti. Saatler 16.00-17.00 arasında, günlerden cumartesiyi gösterirken mutlu, kürklü ya da etollü ve moda düşkünü İtalyan kadınları ile görsel ziyafet tadındaki İtalyan erkekleri espresso veya cappuccino arasında gidip geliyorlar. Üç limoncello, iki espresso, bir biscotti tabağı ve geri kalan görebildiğimiz her şey, eşittir sonsuz bir keyif. Bugün o kadar çok yoruluyoruz, o kadar çok yoruluyoruz ki kendimize rağmen akşam üstü odalara çekiliyoruz ve biraz uyukluyoruz da o bile yeterli gelmediği için akşam zaten denemek istediğimiz, yakın bir yeri tercih ediyoruz. Tipik başlangıcımız Insalata Caprese ve Bruschetta, ana yemekler ortak ve levrekten yana, yanına da istediğimiz kadar sebze, bol bol şarap... O gece yattığımız yeri çok seviyoruz.
Dördüncü gün...
Tatilde de olsak pazar günü, pazar günüdür... Navona Meydanı'nda {Piazza di Navona} açık havada sokak sanatçıları resim yapıyor, satıyor; bir müzisyen İtalyan klasiklerinden seçmece günümüzü renklendiriyor. Biz de birbirinin aynısı kafelerden birine çöreklenip cici bir çeşmesi olmasaydı olmazdı Navona'da güneşli ve ılık havanın tüm nimetinden faydalanıyoruz. Biraz kahve, biraz muhabbet, hadi biraz müzik, biraz resim, biraz daha muhabbet, hadi şarap... Derken birazdan akşam programımızı şekillendirecek olan garsondan hesabı istiyoruz ve Roma'dan ayrılmadan mutlaka Pizzeria da Baffetto'da yememizi tembihliyor. Peki. Via del Governo biraz bizim Cihangir, biraz Nişantaşı tadında güzel butikler ve mekanlarıyla dar bir cadde. Benim gibi vintage sevenlerin özellikle keşfetmekten dolayı gurur duyacağı Vestiti usati Cinzia da burada ve yol üstündeyken diğerleriyle birlikte bir girip, çıkmak alış veriş ruhuna şifa. Saatler akşam 8'i 32 geçerken şehrin en iyisi olduğu iddia edilen pizzayı denemek üzere Piazza di Navonna'nın da biraz aşağısında kalan Via del Governo'daki Pizzeria da Baffetto'nun önündeyiz. Kuyruk var ama sıradaki herkesin 'bardağın dolu tarafı' ruh hali ile pür neşeyle, durumu önemsemeden tam 46 dakika bir masa boşalıp da sıranın bize gelmesini bekledikten sonra içerideyiz. Öyle 'en iyisi' lafının ardında küçücük ve ağzına kadar tıka basa dolu bir mekandan çok kalabalık bir mutfak havasında, hiçe yakın ambiyans, duvarlarındaki genelde müşterilerinin hatıra diye bıraktığı notlar ve resimlere mekan sahibi Baffetto'nun ünlülerle çekilmiş fotoğrafları eklenince bizim Asmalı'daki Refik'i anlık olarak bize hatırlatan bir yer oluyor. Baffetto ne derse o oluyor, nereye derse oraya oturuyorsunuz, naz niyaz kapris yok, mümkünse ayağa kalkmak ve tuvalete gitmek hiç yok çünkü kibar günündeyse en iyi ihtimalle ayak altından çekil bakışı yiyorsunuz. İçerisi İtalyamdan insan manzaralarıyla doğal, yalın, samimi. Tam bir saate yakın pizzalarımızın da taş fırında gözümüzün önünde pişmelerini bekledikten sonra sonunda yemeğimize kavuşuyoruz. Üç sayfalık pizza menüsünün içinden herkes kendisininkine saat 10'a doğru dalıyor. İlk dilim, ilk lokma ve hayatımda yediğim en muhteşem pizza. Çıtır bir lahmacun inceliğinde ve bol bol, bol malzemeli peyniri üzerinden siz çektikçe akan harika bir tat. Ayrılırken Baffetto'yu öpüp, hatıra fotoğrafı çekiyoruz da kırk yıllık arkadaşı muamelesini sonunda hak ediyoruz. Yol üstünde yine son durak della Palma galeteria, olmazsa olmaz.
Beşinci, son gün...
Kahvaltı. Bavul. Hadi son gün ve birkaç saat sonra eve dönüş... Şimdiden tadı damağımızda kalıyor. Tatilin ganimetleri arasına ikinci gün alınan Godfather T-shirtüne bir acil yardım ILoveRoma çakmağı, bir şişe limoncello ve biri genç Casamatta 2007, diğeri Marchesi di Barolo 2004 olmak üzere ilerideki güzel günlerimiz için şarap. Bundan sonraki durağımız, film gibi bir açık hava sebze meyve pazarında, onlar için tamamen sıradan olan günlerinde alış veriş yapan İtalyanların arasından geçerek valizlerimizi de alıp, hava alanı...
Zaman durmuyor ya koca beş gün bir anda bitiyor ve saat 12'yi vurmadan eve dönüş yolumuzu buluyoruz. Kemerlerimiz bağlı, masalarımız kapalı, koltuklarımız dik; bu sefer cam kenarına kuruluyorum. Havada saatte 600 kilometre hıza ulaştığımızda Roma bana son kez göz kırpıyor; romantik işte...
Dedim ya, bugün biter bitmez dilerim ki koşarak bir uçak bileti alın ve mümkünse tek gidiş seçeneğinden olsun ki doyasıya, gönlünüzce en çok Roma'yı, biraz da bütün İtalya'yı keşfedin. Mutluluk kesin garanti.
_03.jpg)
Biraz özet, biraz yeme içme, biraz mekan, biraz detay...
En takıntı başlangıç: insalata caprese
En iyi şarap: Montelpuciano'sundan, Chianti'sine kadar hepsi ama en çok anılısı Sarmassa 2003, Barolo
En muhteşem pizza: Baffetto Pizzeria
En harika galeto: Della palma Gelateria
En zıt kutuplar: Kıt ve kısır 'avrupa' sabah kahvaltısı ile leziz ve nefis 'İtalyan' akşam yemekleri
En kokoşi cadde: Via del Condotti
En taşınılası cadde: Via del Governo
En bohem burjuva 'spot': Vitti
En iyi müzik: Alexanderplatz Jazz Club
En mutlu meydan: Piazza di Spagna
En tatlı meydan: Piazza di Navona
En güzel meydan: Piazza Pantheon
En geleneksel meydan: Fontana di Trevi
En şaşırtıcı: Bir yurtdışı geleneği H&M ve global Starbucks'a rastlayamamak
En yakışlı: Dilencisinin hoş olduğu bir memleket hayal edin; işte cennet.
En kesinlikle görülesi: Vatikan şehri
