O bildik kırmızı koltuğa, en iyi tanıyanın yanına oturur oturmaz kavuşmanın huzurlu haliyle, uykulu gözleriyle kısacık sohbet üstü mutlulukla uykuya daldık.
Van Gogh... Tabii ki harikaydı! Fazla söze gerek yok; tarife, kelimelere sığmaz. Tablolarının incelemesini, öyküsünü, ayrıntısını, hayatını, mektuplarını öğrendikten sonra hayranlık duygum katlandı. Çok bilinen eserlerinin hipnoz etkisi zaten cepte, hayatımda hiç görmediğim, bilmediğim diğerleri transandantal meditasyon etkisi yaptı. En çok da hiç kavuşulamayan ama derinden özlemi çekilen, umutlu düşlerin resmi: Almond Blossom.
Sonra kardeşkuziminle saat altı gibi evde buluşup, hayatım boyunca gittiğim en güzel mekanlar listesinde ilk beş içine giren küçücük, fıçıcık, sıcacık İtalyan Pasta e Basta'ya gittik. Güzel parmakları arasında yanan purosu, ciddi ifadesini tamamlayan hüzünlü bakışlarıyla Marlon Brando bizi karşıladı, hemen kocaman kuyruklu bir piyanonun yanındaki masamıza, koyu kırmızı kadife koltuklarımıza kurulduk. O kuyruklu piyano da meğer harika bir anti-pasti büfesiymiş; tabaklarımızı donattık. Çifte kavrulmuş fıstıklı lokumdan daha da tatlı garsonumuz Biers gelip, pasta ve şarap siparişimizi aldı. Domatese, sarımsağa, şaraba bulandık da kulak memesi kıvamına geldik derken mekandaki bülbül sesli garsonlar birer birer şarkı söylemeye de başladı. Müzik kulağımıza; ortam, sunum, Biers gözümüze; harika yemekler damağımıza derken kuziyle ben o gece İstanbul'daki bir küsur milyon dolarlık 29 Ekim havai fişek gösterisini boğaza karşı coşkuyla seyredip, kutlamışız kadar şendik. Bu Biers ne menem bir şeydir diye merak edenler için de araştırmacı blog yazarlığı sıfatıyla kendisinin fotoğrafını tam bu linkte bulabilirsiniz, saygılar...
Cuma günü yine kuzi işe gidince, bu sefer de şehrin güney doğu tarafından sevimli, şık butiklerin, küçük küçük cafelerin olduğu Utrechtsestraat'tan yukarı doğru yürüdüm. Bu esnada yeryüzündeki cennetimi buldum: Concerto! Caddenin neredeyse yarısını kaplayan bu cennetin birkaç girişi, farklı müzik türlerine göre ayrılmış. Pop, Classic, Jazz, World, Rock, Dance bilmem ne derken alabildiğine derya deniz müzik... İçeri girince bu bölümlerin arasında geçiş ve her bölümde kendi müziği çalmasına rağmen asla sesler birbirine karışmıyordu. Türkiye'de bir tarafınızı yırtsanız bile asla bulamayacağınız albümler, filmler yerden tavanlara kadar dizi dizi... Onu çektim, bunu çıkarttım, onu koyup kulaklıkla dinledim, bayıldım, yepyeni albümler keşfettim, günlerce çikolatayla beslenmişim gibi mutluluktan kendimi kaybettim. Jazz bölümünde NuJazz, TripHop, Lounge reyonuna dalmışken yanıma ilim irfan sahibi olduğu apaçık ortada olan bi tip geldi ve elindeki albümümü göstererek Hollandaca bir şeyler anlatmaya başladı. Ben bir an için cevap vermeyip, sadece başımı sallayıp, en azından anlamış gibi yaparsam gider ve Varyemez amcanın para havuzunda su balesi yaptığı gibi ben de cdlerin arasında yüzmeye devam ederim diye düşünürken ifadesinde bir soru tınısı olduğunu hissedince dönüp dillerini bilmediğimi söyledim. Adam da aynen İngilizceye dönüp, kaldığı yerden devam etti. Parov Stelar'ın Coco albümünü yeni aldığını ve çok beğendiğini, eğer bu türü gerçekten beğeniyorsam bana tavsiye etmek istediğini, en azından mutlaka dinlemem gerektiğini söyledi. Hadi albümün adının Coco olduğunu görünce bağışıklık sistemi iyice çökmüş, rasyonellikten duygusallığa çalmaya başlayan bünyem bunu bir işaret olarak algıladı ama bir de dinleyince gerçekten çok sevdim... Tavsiye edilir.

Concerto’dan çıkıp, Herengracht’tan devam edip 'De Negen Straatjes' bölgesine gittim. Bu bölge-cik dokuz küçük sokaktan oluşan ve harika şirin çileği pastası tadındaki cafeleri, minik minik butikleri olan bir bölge. Özellikle ikinci ele, son dönemlerin modası vintaja meraklı olanların mutlaka ziyaret etmesi gereken bir yer. Kaçırılmaması gereken en kritik nokta da Laura Dols: Tamamen ikinci el kıyafet satan ve küçücük bir çabayla, harika parçaları, süper uygun fiyatlara bulabileceğiniz bir butik. İçeri girdiğinizde öyle hissetmeyebilirsiniz ama inanın, inanmak başarmanın yarısıdır ne olsa… Buradan kendime mosmor, v-yaka, karpuz kollu, diz üstü şahane bir elbise aldım. Güzel günlerde, sağlıklı giyeceğim inşallah.
Oradan da Spui meydanına doğru uzanıp, sadece Cuma günleri kurulan ve canlı klasik müzik performansının da olduğu masalsı bir açık hava kitap pazarına gittim. Tipik olarak bulunca kendime Alice kitaplarından aldım (Yeni başlayanlar için not: Bulduğumda farklı farklı Alice in Wonderland kitapları toplamaya bayılıyorum.); bu sefer ki “Alice in Wonderland and Through The Looking-Glass” versiyonunun 89 baskısı. Kitabın ilk sayfası aynen headerımdaki gibi başlıyor: “So she was considering in her own mind (as well as she could, for the hot day made her feel very sleepy and stupid), whether the pleasure of making a daisy-chain would be worth the trouble of getting up and picking the daisies, when suddenly a White Rabbit with pink eyes ran close by her…” :)
Cumartesi sabahı da oldukça etkileyici ve keyifli bir teması olan Heineken Experience Müzesi’nde tüm bira üretim sürecini, Heineken markasının felsefesini, öyküsünü sindirdik. Çeşitli, boyutlu, interaktif etkinliklere katılıp, Heineken biralarımızı keyifle yudumladıktan sonra kendimizi Cadılar Bayramı münasebetiyle, peruk almak üzere Amsterdam’ın en büyük açık hava pazarı Albert Cuyp’a attık. Gezdik, gittik, bakındık, yürüdük, ve bana uçuk pembe, kardeşkuziye da platin renkte olanları aldıktan sonra yorgun argın eve dönüp ayaklarımızı biraz uzattık. Üstüne giyindik, kuşandık, süslendik ve peruklarımızı da takıp Truman Show tadındaki Amsterdam sokaklarında dolaşan tüm ahaliye tezat, kimselere aldırış etmeden tramvayla Leidseplein’e gittik. Önce dünyanın en güzel, en şahane, en kendinden geçmeye sebep olabilecek Castell BBQ’da kömür ızgarasında pişmiş, pamuktan daha da yumuşak domuz pirzolalarını ve sarımsağa basılmış közlenmiş patatesleri afiyetle, nefes almamacasına gümlettikten sonra Bedük ve Cem Adrian’ı dinlemek için Paradiso’ya geçtik. Önce Cem Adrian "Odam Kireç Tutmuyor’la “Ben sevdim eller aldı, neden ben ölmüş müyem?...” dedi, ben sessizce ağladım; üstüne ‘Nereye Gidiyorsun’la beni kendime getirdi; Bedük hem kendi parçalarıyla hem de Bee Gees uyarlamasıyla coşturdu, eğlendirdi…
Dönüş günü, pazar sabahı gökyüzü pespembeydi… Her şey gibi bu da bir işaretti. Her şey çok güzel olacaktı, değil mi??! Uçak karada saatte 300 km hıza çıktığında, bir an için midem ağzıma gelip, anında uyuyakaldım. Gözümü açtığımda gökyüzünden İstanbul’un ateş böceklerini seyrettim ve sonunda iniş için alçalmaya başladık…
