Showing posts with label Parov Stelar - Lost in Amsterdam. Show all posts
Showing posts with label Parov Stelar - Lost in Amsterdam. Show all posts

Wednesday, November 4, 2009

IAMSTERDAM



Yeni yeni başladığı zamanlarda ilk kez Amsterdam'a gitmiştim; neredeyse hiç tanımadığım, bilmediğim ama buna ve ön göremediğim sonunun tüm tezatlığına rağmen Amsterdam'ın son gününü fellik fellik hediye aramakla geçirmiştim... Şimdi o sayfayı kan revan içinde kapatıp, üstüne soluğu yine Amsterdam'da, kardeşkuzimin yanında almak, lunaparkta roller coaster üzerinde tavan yapmış adrenalin seviyesi ile heyecanla seyahat ederken sonlara doğru kusmaya başlayıp, yine de ilk kalktığı noktada inmek gibi bu hikayenin tek anlaşılır tarafı oldu...

Geçen hafta çarşamba akşamı küçük bavula birkaç basit eşya koyup, içinde bir aile albümümüzün eksik olduğu doğru dürüst bir insan olduğuma dair bilumum belgelerimle ben İstanbul'un çilekeş tatil trafiğini aşıp havaalanına zamanında yetişmenin dayanılmaz hafifliği ile kemerlerimiz bağlı, masalarımız kapalı, koltuklarımız dik havalandık. İkinci seferin şanıyla tıkır tıkır indim, geçtim, trendi, tramvaydı derken Hollanda saatiyle on ikiye doğru eve varabildim.

O bildik kırmızı koltuğa, en iyi tanıyanın yanına oturur oturmaz kavuşmanın huzurlu haliyle, uykulu gözleriyle kısacık sohbet üstü mutlulukla uykuya daldık.

Perşembe sabahı kardeşkuzimin'le hafif bir kahvaltı sonrası eşofmanımı geçirip, kendimi sokaklara attım. Gülen, şen, bisikletli Amsterdamlılar arasında tıngır mıngır, sallana sallana müzeler tarafına yürüdüm. Bir bölümü hala restorasyonda olan Rijkmuseum'da, sonu gelmez gibi gözüken kuyruğun da çabucak ilerlemesiyle içeri girdim. Girer girmez 1650 yılında yapılmış, heykeltıraş Artus Quellinus'un yorgun, argın, yarı çıplak "Studies for Four Caryatids" heykeleriyle burun buruna geldikten ve hemen karşısındaki 1648 yılında ressam Bartholomeus van der Helst'in heyullah "Militia Banquet"te barışı kutlayan, dönemin yirmi beş yüksek rütbeli İspanyol ve Hollandalı askeri de göz kırptıktan sonra benzer dönemlerin, farklı sanatçıların, bambaşka eserleri Hollanda'nın bütün o eski zaman savaşlarını, barışlarını, ülkelerarası ticaretini anlatmaya başladı. Tuhaf: Bir zamanlar ordu, krallardan, kraliçelerden, yedi düvel hanedan halkından bin kat daha önemli, bin kat daha fazla söz sahibiymiş meğer... Onların arasından geçerek üst katta bembeyaz mermerden, dev, her an okunu fırlatıverecekmişçesine bakan, bir cupid heykeli L'Amour Menaçant ile karşılaşmak kaderciliğimi harladı. Altında da: 'Qui que tu sois, voicy ton Maitre - Il l'est, le fut, ou le doit être' yazıyordu. Meali: 'Whoever you are, this is your master - He is, he was and he will be'. Teyit de edildi, meğer yüz yılların gerçeğiymiş: Aşk şakaya gelmez, ölmekten beter de edebilirmiş... Neyse. Resimler, heykeller, gümüşler, çiniler, ahşaplar, Rembrandtlar, yüzlerce yıllık sanat, tarih, kültür bence görülmeye değerdi. Hele hele 1614 yılında Adriaen van de Venne'nin 'Fishing For Souls' tablosuna doyamadım...

Rijksmuseum'dan çıkıp, hemen karşı kapı komşusu Van Gogh'a doğru yürürken 'IAmsterdam'da ultra turistik bir fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedim.

Van Gogh... Tabii ki harikaydı! Fazla söze gerek yok; tarife, kelimelere sığmaz. Tablolarının incelemesini, öyküsünü, ayrıntısını, hayatını, mektuplarını öğrendikten sonra hayranlık duygum katlandı. Çok bilinen eserlerinin hipnoz etkisi zaten cepte, hayatımda hiç görmediğim, bilmediğim diğerleri transandantal meditasyon etkisi yaptı. En çok da hiç kavuşulamayan ama derinden özlemi çekilen, umutlu düşlerin resmi: Almond Blossom.


Sonra kardeşkuziminle saat altı gibi evde buluşup, hayatım boyunca gittiğim en güzel mekanlar listesinde ilk beş içine giren küçücük, fıçıcık, sıcacık İtalyan Pasta e Basta'ya gittik. Güzel parmakları arasında yanan purosu, ciddi ifadesini tamamlayan hüzünlü bakışlarıyla Marlon Brando bizi karşıladı, hemen kocaman kuyruklu bir piyanonun yanındaki masamıza, koyu kırmızı kadife koltuklarımıza kurulduk. O kuyruklu piyano da meğer harika bir anti-pasti büfesiymiş; tabaklarımızı donattık. Çifte kavrulmuş fıstıklı lokumdan daha da tatlı garsonumuz Biers gelip, pasta ve şarap siparişimizi aldı. Domatese, sarımsağa, şaraba bulandık da kulak memesi kıvamına geldik derken mekandaki bülbül sesli garsonlar birer birer şarkı söylemeye de başladı. Müzik kulağımıza; ortam, sunum, Biers gözümüze; harika yemekler damağımıza derken kuziyle ben o gece İstanbul'daki bir küsur milyon dolarlık 29 Ekim havai fişek gösterisini boğaza karşı coşkuyla seyredip, kutlamışız kadar şendik. Bu Biers ne menem bir şeydir diye merak edenler için de araştırmacı blog yazarlığı sıfatıyla kendisinin fotoğrafını tam bu linkte bulabilirsiniz, saygılar...

Cuma günü yine kuzi işe gidince, bu sefer de şehrin güney doğu tarafından sevimli, şık butiklerin, küçük küçük cafelerin olduğu Utrechtsestraat'tan yukarı doğru yürüdüm. Bu esnada yeryüzündeki cennetimi buldum: Concerto! Caddenin neredeyse yarısını kaplayan bu cennetin birkaç girişi, farklı müzik türlerine göre ayrılmış. Pop, Classic, Jazz, World, Rock, Dance bilmem ne derken alabildiğine derya deniz müzik... İçeri girince bu bölümlerin arasında geçiş ve her bölümde kendi müziği çalmasına rağmen asla sesler birbirine karışmıyordu. Türkiye'de bir tarafınızı yırtsanız bile asla bulamayacağınız albümler, filmler yerden tavanlara kadar dizi dizi... Onu çektim, bunu çıkarttım, onu koyup kulaklıkla dinledim, bayıldım, yepyeni albümler keşfettim, günlerce çikolatayla beslenmişim gibi mutluluktan kendimi kaybettim. Jazz bölümünde NuJazz, TripHop, Lounge reyonuna dalmışken yanıma ilim irfan sahibi olduğu apaçık ortada olan bi tip geldi ve elindeki albümümü göstererek Hollandaca bir şeyler anlatmaya başladı. Ben bir an için cevap vermeyip, sadece başımı sallayıp, en azından anlamış gibi yaparsam gider ve Varyemez amcanın para havuzunda su balesi yaptığı gibi ben de cdlerin arasında yüzmeye devam ederim diye düşünürken ifadesinde bir soru tınısı olduğunu hissedince dönüp dillerini bilmediğimi söyledim. Adam da aynen İngilizceye dönüp, kaldığı yerden devam etti. Parov Stelar'ın Coco albümünü yeni aldığını ve çok beğendiğini, eğer bu türü gerçekten beğeniyorsam bana tavsiye etmek istediğini, en azından mutlaka dinlemem gerektiğini söyledi. Hadi albümün adının Coco olduğunu görünce bağışıklık sistemi iyice çökmüş, rasyonellikten duygusallığa çalmaya başlayan bünyem bunu bir işaret olarak algıladı ama bir de dinleyince gerçekten çok sevdim... Tavsiye edilir.

Concerto’dan çıkıp, Herengracht’tan devam edip 'De Negen Straatjes' bölgesine gittim. Bu bölge-cik dokuz küçük sokaktan oluşan ve harika şirin çileği pastası tadındaki cafeleri, minik minik butikleri olan bir bölge. Özellikle ikinci ele, son dönemlerin modası vintaja meraklı olanların mutlaka ziyaret etmesi gereken bir yer. Kaçırılmaması gereken en kritik nokta da Laura Dols: Tamamen ikinci el kıyafet satan ve küçücük bir çabayla, harika parçaları, süper uygun fiyatlara bulabileceğiniz bir butik. İçeri girdiğinizde öyle hissetmeyebilirsiniz ama inanın, inanmak başarmanın yarısıdır ne olsa… Buradan kendime mosmor, v-yaka, karpuz kollu, diz üstü şahane bir elbise aldım. Güzel günlerde, sağlıklı giyeceğim inşallah.

Oradan da Spui meydanına doğru uzanıp, sadece Cuma günleri kurulan ve canlı klasik müzik performansının da olduğu masalsı bir açık hava kitap pazarına gittim. Tipik olarak bulunca kendime Alice kitaplarından aldım (Yeni başlayanlar için not: Bulduğumda farklı farklı Alice in Wonderland kitapları toplamaya bayılıyorum.); bu sefer ki “Alice in Wonderland and Through The Looking-Glass” versiyonunun 89 baskısı. Kitabın ilk sayfası aynen headerımdaki gibi başlıyor: “So she was considering in her own mind (as well as she could, for the hot day made her feel very sleepy and stupid), whether the pleasure of making a daisy-chain would be worth the trouble of getting up and picking the daisies, when suddenly a White Rabbit with pink eyes ran close by her…” :)

Kalverstraat’tan Dam Meydanı’na kuziyle buluşmak üzere yukarı doğru yürürken Sabon’a girmek gibi bir gaflete düştüm. Hani bildiğimiz, en azından duyduğunuz Body Shop, ne bileyim hatta Lush buranın yanında çıtır çerez kalır. Doğal sabunlar, temizleyiciler, maskeler, kremler beş duyumun tavan yapmasına sebep oldu ve doğallıkla da gecikmeli buluşabildim… Kol kola eğitici, öğretici bir tur için Red Light’a gittik; oldukça ilginç, kısa, ömürlük, ibret verici yolculuğumuzdan sonra da kuzu kuzu evimize döndük, nanemizi limonumuzu kaynatıp oturduk.

Cumartesi sabahı da oldukça etkileyici ve keyifli bir teması olan
Heineken Experience Müzesi’nde tüm bira üretim sürecini, Heineken markasının felsefesini, öyküsünü sindirdik. Çeşitli, boyutlu, interaktif etkinliklere katılıp, Heineken biralarımızı keyifle yudumladıktan sonra kendimizi Cadılar Bayramı münasebetiyle, peruk almak üzere Amsterdam’ın en büyük açık hava pazarı Albert Cuyp’a attık. Gezdik, gittik, bakındık, yürüdük, ve bana uçuk pembe, kardeşkuziye da platin renkte olanları aldıktan sonra yorgun argın eve dönüp ayaklarımızı biraz uzattık. Üstüne giyindik, kuşandık, süslendik ve peruklarımızı da takıp Truman Show tadındaki Amsterdam sokaklarında dolaşan tüm ahaliye tezat, kimselere aldırış etmeden tramvayla Leidseplein’e gittik. Önce dünyanın en güzel, en şahane, en kendinden geçmeye sebep olabilecek Castell BBQ’da kömür ızgarasında pişmiş, pamuktan daha da yumuşak domuz pirzolalarını ve sarımsağa basılmış közlenmiş patatesleri afiyetle, nefes almamacasına gümlettikten sonra Bedük ve Cem Adrian’ı dinlemek için Paradiso’ya geçtik. Önce Cem Adrian "Odam Kireç Tutmuyor’la “Ben sevdim eller aldı, neden ben ölmüş müyem?...” dedi, ben sessizce ağladım; üstüne ‘Nereye Gidiyorsun’la beni kendime getirdi; Bedük hem kendi parçalarıyla hem de Bee Gees uyarlamasıyla coşturdu, eğlendirdi…

Dönüş günü, pazar sabahı gökyüzü pespembeydi… Her şey gibi bu da bir işaretti. Her şey çok güzel olacaktı, değil mi??! Uçak karada saatte 300 km hıza çıktığında, bir an için midem ağzıma gelip, anında uyuyakaldım. Gözümü açtığımda gökyüzünden İstanbul’un ateş böceklerini seyrettim ve sonunda iniş için alçalmaya başladık…