Showing posts with label N.O.H.A. - Tu Cafe. Show all posts
Showing posts with label N.O.H.A. - Tu Cafe. Show all posts

Monday, August 31, 2009

VICKY CRISTINA MYKONOS - 2





Yavrular, gıymatlılar! Döndüm...

Mykonos'a gitmeden önce yenilediğim saloncuğumun tam ortasında, Mykonos'tan aldığım harika CD'yi dinleyerek postumu yazıyorum. Alın, bu da CD; bir kısmını dinleyebilirsiniz. Üstelik inanmayacaksınız ama albümde Nil'in Bencil diye bir şarkısı da var.


Mikonos'ta dünya tatlısı Alice isimli bir butiğe girdim. Bizim Bodrum'daki İpekçe'ye çok benziyor. Derken çalan şarkıya takıldım ve kulaklarıma inanamadım: bizim Nil! "O bir bencil bencil... Ama evcil evcil....". Döndüm ve butikteki adamcağıza "ama bu Türkçe" deyince, o da hemen Türk-Yunan kardeşliği konu başlığını nabzıma şerbet olarak iade etti. Velhasıl, ben de kendi ölçeğinde bir müzik meraklısı ve toplayıcısı olarak CD satan bir dükkandan koşarak satın aldım. Zaten albüm Yunanistan'da Kosmos diye bir radyonun toplaması. Tavsiye ederim...


Eveeet.... Şimdi bir önceki yazıma bir göz attım nerede kalmışız diye: En son kön kön yatıyormuşuz güneşin altında efenim. Ah neyse, moodu düşürmek yok; söz.

Cuma Nammos'tan ayrılıp, akşam üzeri otele döndük. Temizlendik, süslendik ve ben aynanın önünde saçlarımı kuruturken dalıp gittim. Kızların seslenmesiyle kendime geldim: "Nereye daldın öyle?!". "Hiiiç, dalmışım" dedim ama Kermit'i düşünüyordum. Hep düşünmüyorum aslında; ama artık sadece "Keşke o da burada olsaydı" anlarında aklıma geliyor. Manzara nefis olduğunda, içki tatlı olduğunda, ortam neşeli olduğunda, ben güzel hissettiğimde... Şimdi! Kafamı dağıtmak için odadan ayrılıp, kızları beklemek üzere bara geçip, favorimi ısmarladım. Derken yarım saat boyunca beni kesen bir cengaver, sonunda yan tabureme gelip, barmene dönüp, Kermit'le eski ve güzel günlerimizde bin bir anısı olan Jager'i ısmarladı; gözümü kapatıp, kalkıp uzaklaştım.

Cuma akşamı da Katrin isimli, ara sokakta çok cici bir restoranda yemek yedik; daha doğrusu dünyayı yedik. Dolmalar, avakodolu bilmem neli karidesler, bin bir çeşit yeşillik, çeşitli balık mezeleri, güveç, balık, pasta, krischte bekletilmiş vişneli dondurması üzerine devam limoncello, sakız likörü ve cosmopolitan, mojito gibi gibi giriş gelişme sonucu tek bir yerde yaptık. Tabii şen kahkahalarımız masamızdan hiç eksik olmadı. Yeniler, eskiler, sonsuz sevilenler; dolu dolu dedikodu... Sonra da çıkıp Aiyan barda son içkilerimizi de yuvarladık. Derken yan masamızda oturan yaşları bizden ileri iki Yunan çiftten biri döndü ve "Siz Caprice'te dans eden Türk kızısınıııız" dedi heycanla (rezalet!). Derken üç beş kelam sohbetten sonra anladık ki: Bunlar Atina'da yaşayan gayet doğru düzgün bir karı koca ve diğer çift arkadaşlarıyla Mikonos'a tatile gelmişler. Bize üç beş yer tavsiye ettiler. Ama o kadar tatlı, o kadar sıcaklardı ki kısaca bile olsa paylaşmak istedim. Yunanlarda da ortalama bir tip var; ama nereli olursa olsun ortalamayı bozan Dünya'lılarla karşılaşmak umut verici... Gecenin sonunda otelimize dönmek üzere tıngır mıngır taksi durağına çıktık.

Mikonos'ta sadece 30 tane taksi var. O yüzden bir zamandan sonra onlar sizi tanıyor, siz de onları... Sürekli rast geldiğimiz Dimitris bile bizi görünce yüzünde güller açtı ve sanki kırk yıllık arkadaşımız gibi bizi sağ salim evimize bıraktı.

Cumartesi de aslında Super Paradise isimli bir beache gitmeye çalışırken kendimizi Paradise diye zottirik bir başka beachte bulduk. Sanırım başındaki Super'in gitmesiyle siz şimdiden manzarayı gözünüzde canlandırmışsınızdır diye düşünüyorum. Her neyse, sabah sakin sakin şezlonglarımızda bir sağ, bir sola dönerken ben bir noktada uyuyakalmışım; gözümü akşam üzeri bir açtım ki dip dibe olan mekanların her birinde bambaşka ve alakasız gümbür gümbür müzikler geliyor, küçücük kızlar buldukları her şeyin tepesine çıkmış dans ediyor, ortalık mahşer yeri gibi... Pılıyı pırtıyı topladığımız gibi oradan bir çırpıda ayrılıp Ornos'a döndük. Bir şeyler atıştırıp 5 Pina Colada, 4 Bloody Mary, 3 kadeh şaraplık bir kümülatif tüketimin sonunda saat 9'da denize girip, mayhoş mayhoş gülüp eğleniyorduk. Derken bir anda yanımızda Mark diye bir tip beliriverdi. Mark, Fransız olmasına rağmen aksanı gayet düzgün İngilizce konuşan ve son birkaç senedir Hindistan'da yaşayan enteresan bir tip: Bize birkaç dakika içinde Yoga, Çakra, Enerji, Karma gibi konulardan söz etti ve hepimizin en çok ihtiyaç duyduğu, tatilimizin son anında "Her şey olacağına varır"ı işledi ve yanımızdan ayrıldı... İlginçti.
Akşam da acayip güzel Interni'de yemek yedik. Dekorasyon, ortam, insanlar, müzik şahaneydi. Ve Jackie O, Babylon (bizimkiyle alakası yokmuş ama ne hikmetse logoları bile aynı... cık cık cık) gibi barları şöyle adet yerini bulsun diye dolanıp, kuzu kuzu otele döndük.

Bu arada merak edeniniz varsa Eddy'cimle çok ara sıra mesajlaşıyoruz. Hasbel kader İstanbul'da yaşıyor olsa hayatta kaçırmak istemeyeceğim bir tip olurdu; kör talih! Yani bundan 10 sene önce böyle bir vaziyet olsa kesin saftorik saftorik kaptırıp gitmiştim ama yaş gereği rasyonel davranmaktan başka yapacak bir şey yok.

Pazar yani bugün de ben tek başıma döndüm ve dediğim gibi İstanbul'un gümbür gümbür enerjisi içimde, tatlı tatlı evimdeyim... Bu tatil o kadar iyi geldi ki kendi kendime söz verdim: Bu moodu kaybetmeyeceğim... Ne de olsa her şey olacağına varıyor...